04 03 2012

Soon Mohican


"İyi şair olarak anılmak için iyi şiir yazmaya gerek yoktur. 
Kıçınızı kaldıracak birkaç popüler isim, 
iyi şair olarak anılmanızda en iyi dostlarınızdır." 
Salih Adıyaman

söylemek isteyip
söyleyemediğin/m sözler mi var
dönülmez akşamlardan
yarım kalmış umutlar
kifayetsizliklerimle buruşan hayallere
bir kurşun saçmalasa beynimi
söyleyemediğin/m sözler var
bilirim
sezerim
ve sızarım
psiko analitik saçmalara sıçarım
gücenmesin kimse
ben şiirde adamı yerin dibine sokarım
kendimi gömer ederim
nefsimi ayaklar altına alırım
ama şiirde çekinmem
tetiği çeker çekinmeden sıkarım
tatarım
ramazan aylarında
stv ekranında
biçilmiş sekanslarda
tatar ramazana bakarım
hele o sahne geldiğinde ayaklanır
kadir abiyle birlikte haykırır;
"ben bu oyunu bozarım!"
şehrin can yakıcı soğuğu kasıklarımda
kanımda ılık ılık ilerleyen kan damlaları
çatlıyor heryanı/m istanbul
tüketegeldiğim mısralarım Allahım
lütfen tükenmez olsun
mısralar soluklarım
biraz soluklanalım isterseniz
bugünlük hoşça kalın...

"+1 leriyle, like larıyla, retweet leriyle türk şiirine verdiğiniz destekleriniz, 
vergilendirilmiş kazanç kadar kutsaldır." 
Salih Adıyaman

salih adıyaman
04.03.2012 - Pazar | İstanbul

28 02 2012

Filmmor Kadın Kooperatifi

 



2003 yılında kurulan ve sadece kadınların katılımına açık olan Filmmor Kadın Kooperatifi, kadınlarla birlikte, kadınlar için, sinema yapmak, itiraz etmek, üretmek, düşlemek ve eylemek için var.


2004 yılından itibaren her yıl film eleştirisinden film yapımına çeşitli içeriklerde sürdürdükleri atölye çalışmalarıyla, kadınlar hem sinema bilgi ve deneyimi ediniyor hem de yazıyor, üretiyor, film yapıyor.


Ayrıntılı bilgi için: Filmmor Kadın Kooperatifi


Gülsünay Uysal

24 02 2012

Haddimi Biliyim


Sözler büyür gırtlağımızda. Adımlarımız duraksar. Kolumuzun tüm feri kesilir ve kaldıracak mecalimiz kalmaz yerinden. İçerimizde bir yerlerde, işte o yerde, aydınlığın tam ortasına kapkara bir kitle oturmuş kalkmak bilmez. Soluğu almak bir dert, vermek bambaşka bir dert olur. Beynin her bir kıvrımında çıbanlar cirit atar. Bir koruma sistemi olan tüyler ve saçlar da dahil, bedene batar da batar. Gözler bir cenk meydanını anımsatır. Gözlerdeki her bir kılcal, paramparça edilmiş bir asker cesedinin kanını taşır üzerinde. Beyindeki çıbanlar yüzüne yansır insanın. Yüzün her yerini irin dolu torbacıklar kuşatır. Nihayetinde, "tepeden tırnağa" ifadesi asıl anlamını bulur bu durumda. Ölüm duyarız olur bu. Kaybederiz olur. Kaçırırız olur. Ayrılırız olur. Terk ediliriz olur. Terk ederiz olur. Küseriz olur. Kavga ederiz olur. Bekleriz olur. Anlamayız olur. Anlarız olur. Düşleriz olur. Hayallerde düşeriz olur...

Hadi bir isim verelim buna. Ya da varsa bir ismi söyleyin. Tek bir kelimeyle anlatın hadi bunu bana. 26 yıllık bir ömürde bunu anlatan bir ifade duymadım ben henüz. Ve bir ifade koyamadım ben bunun yerine. Dünya dillerinden herhangi birisinde de bir karşılığı varsa bu durumun onu da kullanabiliriz. Ama zannetmiyorum bulabilelim bu halin bir ifadesini.

İnsan işte böyle aciz ve kifayetsiz bir mahluk. Kocaman şehirler kurabiliriz, aya ayak bastırabiliriz, teknolojinin sınırlı sınırsızlıklarını zorlayabiliriz, çaresiz denilen hastalıklara çare bulabiliriz, büyük şair olabiliriz ve daha neler neler... Ama içerimizde gerçekleşen küçücük bir duyguya isim bulamayız.

Bu kadar söz üzerine didaktik bir sonla bitirebilirdim bu yazıyı. Nasılda "ibretlik bir paylaşım" haline getirebilirdim bil bilseniz. Ama hayır öyle yapmayacağım! Bu durumdan, böyle bir halin içinden geçerken, yukarıda saydığım tüm o garip duyguları yaşarken ve bu hale bir isim bulmaya çalışırken anladığım tek bir şey oldu:

Haddimi bilmek!

kelimelerim, gitgide silikleşiyor, anlamsızlaşıyor, içsizleşiyor, hissizleşiyor ve aslında açıkçası kifayetsizleşiyor. derin bir sessizliğe gömülüp diri diri can vermek istiyorum. tükenmişse heybedeki kelimeler, yaşamanın anlamı kalmamıştır. ağzımdan, burnumdan toprakla bulanıp, acılı bir soluksuzlukla can verirken, son kelimemi söyleyerek hiç olmak istiyorum: elveda!


salih adıyaman

22 02 2012

Meraklısına İntihar Mektubu Örneği

Dilimiz birçok farklı tadı birbirinden ayırt edebilecek kadar detaylı yaratılmış, kimileri haklıysa evrim olmalı. Her yediğiniz aynı tadı veriyorsa, bu, dilinizde bir problem olduğu anlamına gelse de, kategorik olarak gerçeği yansıtmıyor. Gelişen teknolojiye teşne olmakta birinciliği kimseye bırakmayan bilim, bize her yemişi aynı ortamda, her mevsim ve her iklimde yetiştirebilme imkânı ve kudretini sunuyor, çok şükür!

Biz de aslında birer insan olma cevheri taşıyan canlılar olarak artık farklı topraklarda, farklı iklimlerde ve farklı mevsimlerde aynı ürünleri vermeye başladık. Bunu tarihsel bir gelişim çizgisinde siyaset bilimiyle açıklayabilmek mümkün olabilir. Ulus devlet, kapitalizm, küreselleşme ve benzeri kavramlar bizlere bunları da açıklıyor; belki az belki çok ama açıklamaya çalışıyor, her ne kadar gayesi bu özne üzerinde bir açıklama getirmek olmasa da. 

Şimdi nereye varmaya çalışıyor bu embesil diyebilirsiniz. Aslında bir yere varmaya gayret göstermiyor diyeyim ve hep beraber bu gereksiz meraktan kurtulalım. Rahatladıysak, rahatça devam edebiliriz. Demem o ki, bu yaşlı ve büyük, biraz klişe olacak ama köhne, kubbeye hoş bir seda olsun diye bağışlanan sesim ve nefesim hayat bağışlamıyor, ne yazık. Kelimeler yutup kelimeler yumurtluyorum. Yazdığım ve söylediğim kelimeler köşe başlarında beni gözetliyor. Aynı sokaktan iki defa geçtiğim için tartaklıyorlar beni. Hiçbir yere vasıl olamıyorum, kimseye vuslatım da vaki değildir. Aynı naylon çatının altında, 60’lık bir ampulü aynı aptallıkla güneş zannederken farklı tatta bir yemiş vermemi beklemiyor kimse, biliyorum. Ama bu toprak ve bu kirli hava bana artık tat vermiyor. Yemiş olamayan birçok yeşillik gibi kurutularak saman olacağım ki, bu bile faydalı bir son olurdu. Ya da bu hayat bana bütün salyalarımı yerden toplamam için ihtar çekecek, görüyorum. “Bütün özsuyunu çek ve git” diyecek.

Kendimi gittikçe daralan bir kapana kısıyorum. Çekilmez hale getirdiğim hayatım, arkamda bir canavar oldu. Herkes korkuyor benden; çünkü yüzüm gülmüyor; siz göremiyorsunuz belki ama gülmüyor. Hatta gülümseyemiyorum. Kimseye atmadım değil mi suçu? Bir suç olduğunu düşünüyorum zira. İnsanlığa olmasa da insanlığıma karşı bir suç var ortada, yadsıyamayız, saklanamayız, kaçamayız. Kaçsak da saklanamayız veya saklansak da kaçamayız. Belki de dürüst olmak için yeterince güçlü değilimdir. Ah! Ne kadar ahmağım. Herkes bir problemin varlığında hemfikir. “Bir şey mi var” diye soruyorlar. Komiktir; kimsenin, bir şeylerin olmaması hali aklına gelmiyor. Herkesin, karşısındakinin sahip olduklarıyla ilgilenmesi ne garip. Böyle olunca eksilenler eksildiğiyle kalıyor.

Bu toprak üzerinde rahat bir döşek bulamıyorum. Huzur istiyorum.

beynelmilel'den Salih'le olan ebedi dostluğuna...

17 02 2012

Normalleşmeye Sövgü


“Ey Musa!... ayakkabılarını çıkar…” (Kur’an, 20/11-12)

Sayılarla aram iyi değildir. Matematik problemlerini doğru ve hızlı bir şekilde çözebilmek de insanın sayılarla arasını iyi kılmıyor. Matematiği bir çeşit dayatma olarak algılayan bünyelerin verdiği farklı bir tepki olarak teşhis edilebilir belki. Gündelik hayatlarımızda, farkında olarak veya olmayarak, sayısız defa matematiğe başvururuz veya maruz kalırız. Alışveriş yaparken, zamanı bölerken, araba park ederken, ayın on beşini beklerken ve 29 yaşında işkence altında katledilen bir insanın hayatına 36.000 liralık bir değer biçerken…

İş böyleyken, matematiğin gündelik hayatımızdaki en büyük yansıması normallik olarak karşımıza çıkmaktadır. Normalliğin matematikle ilgisi normalliğin niceliksel bir durum olmasından mütevellit. Çünkü normallik oran orantı meselesidir. Kalabalık halidir, sayısal çoğunluğun haklılığıdır, çoğunluğa karışmak ve sıradan olmaktır. Rutin olmak, rutine bağlamaktır. Farklılığın kabul görmemesi ve ayrılığın, aykırılığın dışlanmasıdır. Aynı zamanda normallik, dünyanın en büyük tahakkümüdür. Her biri ayrı bir katı muhafazakâr olan normaller, normalleştirmeyi de görev edasıyla omuzlarında ve göğüslerinde bir apolet gibi taşırlar.

Son ve asıl söz olarak; hayat "an"dan ibarettir ve bizi diğer varlıklardan, eşyadan ve canlılardan ayıran, "an"ı fark edebilme yetimizdir. Bu yetiyi kullanabildiğimiz ölçüde insanlık iddiamızla ortaya çıkabiliriz. Çünkü insan olmak "an"a dair şahitliktir. Oysaki hayatta birçok şey biz fark etmeden gerçekleşir. Güneşin doğuşu gibi, dünyanın dönüşü ve büyümemiz, nefes almak ya da Fikret Kızılok’un dediği üzere susamış suların akışı ve akrebin ateşte yanışı gibi. Normalleşmek, farkına varılmaya değer her şeyin üstünü örten kara bir örtüdür. Her şeyi değersiz kılan, hayatı ve ölümü, gündüzü ve geceyi, açlığı ve tokluğu, dağları ve düzü, dili ve kulağı, yağmuru, bulutu ve Maçka’yı sıradanlaştıran bir beladır.

beynelmilel

12 02 2012

Urbanbugs

                               

"Urbanbugs, Dünya'nın bir çok ülkesinde ciddi bir şekilde popülarite kazanan, renkli yapısı ile şehirlere görsel zenginlik katmasıyla beraber içerdiği mesajlarla da sosyolojik bir konu haline gelen sokak sanatları kavramını inceleyen ve bu kavramın Türkiye'deki sosyokültürel yansımalarını araştıran bir belgeseldir."


Tüm Menengic takipçilerine iyi seyirler.

11 02 2012

Hangi Zaman!



Hepimizin heybesine doldurulan tek şey zamandır aslında, bizi hayatta var kılan tek şey heybemizde taşıdığımız zamanlarımızdır. Bir bak heybene ne kalmış geçmiş zamanlardan. Kimin heybesine saklanılabilecek ne kadar zaman katabildin. Zaman, kaynağından daha ne kadar akacak heybene. “Kaç zamandır bekliyordum …” (lütfen boşluğu doldurunuz.) … 8, 7, 6, 5, 4, 3, 2, 1, 0. Zaman size borç verilmeyecek, belki de ödenmesi imkânsız bir şey olduğundandır.

“sana ben ömrümü verdim” ne güzel bir yalandır. “bana biraz zamanını ayırabilir misin?” ne büyük bir istektir. “zamanında gelmedin” telafisi olmayacak bir yanlıştır. “zaman çabuk çabuk geçiyor” ne doğru bir tespittir.

Bir gün, bir an, bir eylül, bir zaman, bir gece, bir gündüz, bir ay, bir sene, bir akşam… (Lütfen istediğiniz bir tanesini başına bir sıfat ekleyerek bir cümle içerisinde kullanınız.)

Bir gün gözlerine baktığımda, seni bendeki gibi değil de olduğun gibi görebilirsem, sana “bir karşılık vereceğim.”

Bir gün, üzerinde kirleri kalıp tutmuş kalbime ulaşabilirsem, onu kendi ellerimle temizleyeceğim.

Eylülü kaybettik, ne yazık ki bundan sonra gelecek hiç bir eylül, o eylül kadar anlamlı olmayacak.

Bendeki bu bedene hükmeden acıyla, kendimi kaybetmediğim bir anda karşılaşırsam eğer, ona “bir karşılık vereceğim.”

Uykularını deliksiz, uyanıklıklarını düşüncesizce yaşayanlar, öyle bir zaman gelecek ki, yaptığınız her şeyin hesabını verirken, belki de benim sebebimden, hiçbir bahaneniz kabul edilmeyecek.


Selim yenikaya